Sigortacılıkta kamu denetiminin öncelikle şu üç temel başlık üzerinde yoğunlaşması gerektiğini en az 15 yıldır çeşitli platformlarda dile getiriyorum. Bu görüşümü daha önce burada da paylaşmıştım. Ancak X’ten gelen bir soru üzerine, bu yaklaşımı yeniden vurgulamakta fayda görüyorum:
-Deprem teminatı kapsamında sunulan korumanın yeterliliği,
-Sigorta şirketlerinin sermaye yeterliliği,
-Tazminat ödeme süreçleri — özellikle de reddedilen veya eksik ödenen tazminatların gerekçeleri.
Mevcut denetim kapasitesinin etkin ve odaklı biçimde kullanılması adına, bu üç alanın önceliklendirilmesini ve denetim kapsamının gereksiz biçimde genişletilmemesini savunuyorum.
Önerdiğim denetim modelinde, bağımsız denetim ve iç denetim süreçlerinin sıkı bir kamu gözetimi altına alınması kritik bir unsurdur. Zira son dönemde zarar açıklayan bazı sigorta şirketlerinin, genel müdür değişikliklerinden kısa bir süre sonra —örneğin sadece üç ay içinde— kar açıkladığına; hatta iflas eden bazı şirketlerin, batmadan hemen önceki bilançolarında kar beyan ettiklerine şahit olmaktayız. Bu durum, özellikle mali tablo denetimlerinde ciddi yapısal sorunlar bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Aynı şekilde şirket içi yolsuzlukların da arttığı (en azından dedikodusu) bir dönem yaşıyoruz.
Bağımsız denetim alanında ilk —ve muhtemelen hâlâ tek— cezanın, 2006 yılında tarafımdan yürütülen bir denetim süreci sonucunda, hazırladığım rapor üzerine verilmiş olması, son dönem hariç kamu otoritesinin ihmalini açıkça ortaya koymaktadır.
Özellikle dikkat çekmek istediğim bir diğer önemli husus ise şudur: Şirketlerin üstlendikleri deprem teminatlarına karşılık yeterli düzeyde reasürans koruması sağlayıp sağlamadıkları, ne yazık ki BDS 570 “İşletmenin Sürekliliği” kapsamında hazırlanan bağımsız denetim raporlarında değerlendirme konusu yapılmamaktadır. Oysa bu durum, yalnızca ilgili şirketin finansal devamlılığı açısından değil, sigortalıların menfaatleri ve kamu yararı açısından da doğrudan hayati önem taşımaktadır.